BİR BİLENLE GEZDİM: LONDRA

” Tam da şu yaprağın ağaçtan usulca düştüğü an, elimde yeşil plastik kadehim çok mutlu olduğum an, çok sevdiklerimin yanıbaşımda olduğu an, elimde cam bir fanus olsun da hepsini oraya hapsedeyim, hep yanımda taşıyayım istedim. ”

Sadece bu an mı? 4 günlük Londra gezimin pek çok anını o cam fanusa sığdırabilmek, ara sıra bakıp bu kocaman şehirdeki küçücük sebeplerden doğan kocaman mutluluklarımı hatırlamak isterdim. Maalesef fanusum yok ama neyse ki hafızam var, gözlerimi kapatınca o anlara geri dönerim; ve neyse ki elimde kalemim var, yazdıklarımı ve az sonra buraya yazacaklarımı okur, yaşadıklarımı tekrar tekrar hatırlarım.

Londra ziyaretimin temelleri bir Mayıs ayında ben her zamanki gibi ucuz bilet kampanyalarına bakarken atıldı. Pegasus’tan gidiş-dönüş 360 TL’ye uçak bileti bulunca önce kendimi ikna ettim (ki hiç zor olmadı) , sonra da arkadaşlarım Derya ve Pınar’ı azcık gaza getirdim. Gerisi de yıllardır Londra’da yaşayan, grubumuzun 4. üyesi Gülnaz’ı bilgilendirmeye kaldı; ve hoop biletlerimiz hazırdı.

Londra gezimiz boyunca Gülnaz’ın adımlarının peşine takıldık, kendimizi O’na bıraktık. O’ndan başka kimseye bir şeyler sorma ihtiyacı duymadık, yerimizi yönümüzü bulmak için teknolojinin hiçbir nimetine başvurmadık. Çünkü O bizim rehberimiz, gözümüz, kulağımız, aynı zamanda Foursquare’miz, Google Maps’imiz, yeri gelince Shazam’ımız, Youtube’umuz oldu:)  … ve ben bir kez daha anladım ki arkadaşlar iyidir; ufku açık & hayattan zevk almayı bilen arkadaşlar daha da iyidir!

 

Gezi boyunca nasıl ki biz Gülnaz’ın adımlarının peşinden gittiysek, ben de şimdi sizi benim kelimelerimin, cümlelerimin, fotoğraflarımın peşinden gelmeye davet ediyorum. Yıllarını orada geçiren, gecesini gündüzünü, iyisini kötüsünü, zorunu kolayını, turistiğini, yerelini… detaylarıyla bilen birinin gözünden gördüğüm Londra’yı; kendi mutluluklarımı, hayal kırıklıklarımı, şaşkınlıklarımı… bende yarattığı tüm duyguları katarak anlatacağım şimdi sizlere. Bakalım bu Londra’yı sevecek misiniz?

Her Gezinin Başı: Ulaşım 

8,5 milyon nüfusu barındıran, kocaman bir metropol Londra. Tüm şehri yürümek güzel olabilir; ama zaman kısıtlamanız varsa ya da yağmur-çamur-soğuk 3’lüsünden birine yakalandıysanız, ulaşım için en iyi yol toplu taşıma araçlarını kullanmak. Bu yüzden ulaşımla ilgili birkaç püf noktayı bilmek hem vakitten, hem nakitten, hem de enerjinizden tasarruf etmenizi sağlayacak.

İlk olarak havalimanından şehre ulaşımla başlayayım; bu bölüm, ulaşımla ilgili vereceğim bilgilerin kişiye göre değişkenlik göstereceği kısım olacak, çünkü Londra’ya gitmek için kullanabileceğiniz benim bildiğim 4 havalimanı var: Heathrow, Gatwick, Luton ve Stansted. Ben kendi deneyimlediğimi, Stansted’i anlatacağım. Bu havalimanı şehrin 48 km kuzeydoğusunda, dolayısıyla ulaşımın biraz uzun sürmesini göze almanız gerekiyor. Biz kalacağımız yere gidebilmek için National Express otobüslerini tercih etmiştik. Aslında biletler önceden, internetten alınabiliyor ancak saatli olduğu için, uçağımızın rötar yapabileceğini düşünerek bileti havalimanında almaya karar verdik; yanlış bir karar değildi çünkü küçük bir havalimanı olduğu için her şey çabuk ilerliyor. Ben biletleri nereden alacağımızı sormak için danışma masası ararken bir döviz bürosuna denk geldim ve oradaki görevli kadın bize yardımcı olabileceğini, biletleri oradan alabileceğimizi söyledi. Kişi başı 15 pounda (75 TL) biletlerimizi aldık; internetteki fiyatından 4 pound daha fazlaya gelmiş oldu, ama hem otobüse nasıl yetişeceğiz telaşı yaşamadık, hem de ben dakika bir , gol bir yeni bir şey öğrenmiş oldum: Döviz bürolarının para bozdurmaktan başka işe yarayabileceğini!

Tam da bu noktada paradan bahsetmişken bir parantez açmak; daha doğrusu 5 satır yukarıda açtığım (75 TL) ‘lik parantezi biraz detaylandırmak isterim. İnsanın gözlerine inanası gelmiyor evet ama maalesef 15 Pound = 75 TL; yani 1 pound = 5 TL. Acı ama gerçek!! Yazımın satır aralarında bazı maliyetleri nasıl düşürebileceğinize dair ipuçları vermeye çalışacağım, ulaşım konusunda da biletleri internetten alarak biraz daha ucuza getirebileceğinizi belirterek başlayayım. Eğer internetten aldığınız saatteki otobüs ya da metroya yetişemezseniz, havalimanında indikten sonra gidip bilet saatinizi değiştirebiliyorsunuz. ”Bu riski göze alırım, sorun değil inişte azcık uğraşırım” derseniz, biletinizi internetten almanız daha az maliyetli olur.

Bu parantezi burada kapatıp, ulaşım bilgilerinin ikinci kısmına geçiyorum. Bu hangi havalimanına inerse insin, nerede kalırsa kalsın tüm Londra ziyaretçilerini ilgilendiren kısım: şehir içi ulaşım. Bunun için ilk yapmanız gereken bir Oyster Card almak. Bu, Londra’nın İstanbulkart’ı, hem şehirle özdeşleşen kırmızı otobüslerde geçiyor, hem de geniş ağıyla kendine hayran bırakan metrolarında. Kartı otobüs ya da metro istasyonlarından 5 Pound karşılığında alabiliyorsunuz, sonra da makinelerde yükleme yapıyorsunuz. Kotanız bittiğinde tekrar dolduruyorsunuz. Günlük sınırsız kullanım seçeneğine başvurmanıza gerek yok, çünkü zaten günlük belirli bir limitin üzerinde seyahat ettiyseniz, bir süre sonra içinden çekim yapılmıyor, günlük sınırsız kullanım kartıyla aynı yola çıkıyor.

Oyster Card ile ilgili bilmeniz gereken iki önemli detay daha var: Kartı hem istasyonların girişinde, hem de çıkışında okutmalısınız, yani metroya binerken kartı okuttuktan sonra ”bugün başka bir yere gitmeyeceğim, kullanmamama gerek kalmayacak” deyip çantanıza atıvermeyin, çünkü metrodan indikten sonra istasyon çıkışında tekrar okutmanız gerekecek. Bir ihtimal siz de benim gibi kendi içinde girdapları(!) olan kocaman çantalar kullanıyorsanız zorlanırsınız, bilin istedim! Eğer kartınızı hem giriş hem de çıkışta okutmazsanız ve bir görevliye yakalanırsanız kişi başı 80 Pound (400 TL) cezası var, aman unutmayın. Bir de kaç kişi geziyor olursanız olun, kişi başına birer Oyster Card almalısınız, bir kartla herkese geçiş sağlamak yok!

Oyster Card’dan sonra bir de metro haritası edinin. Londra’nın geniş, aynı zamanda biraz karmaşık bir metro ağı var. Karmaşık dediğime bakmayın; elinizde haritanız varsa çözmesi kolay bir karmaşıklık bu. Şehrin doğusuna, batısına, kuzeyine, güneyine yayılan metrolar var ve tüm metro hatları pembe, kırmızı, gri… gibi farklı renklerle gösterilmiş. İstasyonların içinde de zaten o hatların adını ve rengini taşıyan ve o hatta nasıl geçeceğinizi gösteren oklar, tabelalar var. Bir harita ve azcık dikkatle ulaşım meselesini kolayca halledebilirsiniz!

Verilecek bilgi çok olunca ulaşım bölümü epey uzadı, şehri size gezdirmek ve anılarımı tazelemek için sabırsızlanıyorum; o yüzden bu bölümü iki önemli uyarıyla bitiriyorum: Birincisi; Londra’da Schengen vizesi geçmiyor, İngiltere vizesi almanız gerekiyor. İkincisi; mecbur değilseniz, çok mecbur değilseniz, çok çok mecbur değilseniz ya da çok çok zengin değilseniz özellikle havalimanından şehre ulaşımda taksi kullanmayın, taksimetre yazdıkça yazıyor; çok yazıyor, çok çok yazıyor!

Londra’ya Hoşgeldik: ”Welcome Drink” lerimiz Bizi Bekliyor

Bir şehirle tanışmanın en güzel yollarından biri; o şehri tepeden gören bir noktada kadeh kaldırmak bence. ”Ben geldim” ya da ”tanıştığıma memnun oldum” demek gibi; ya da şehirden ”bana iyi davran lütfen” diye ricada bulunmak gibi. Biz de ricamızı Tate Modern Müzesi‘nin terasından, bu manzaraya karşı ilettik Londra’ya.

Tate Modern Londra’nın en ünlü müzelerinden biri, 1500’e yakın sanat eseri sergileniyor. Vaktiniz varsa müzedeki sergileri, galerileri de gezebilirsiniz. Biz Tate Modern’in ana binasına ek olarak geçen sene yapılan Blavatnik’te aldık soluğu. Maalesef sergi gezecek zamanımız yoktu; bu yüzden 10 katlı binanın ilk 9 katından özür dileyip kendimizi terasa attık. Plastik kadehlerimiz, prosecco’ larımız ve 6 aylık bekleyişin sonunda Londra’ya gelmiş olmanın verdiği coşkumuzla kaldırdık kadehlerimizi.

Müzeden ayrılmadan önce bir bu kadar zamanımızı da giriş katında geçirdik. Neden mi? Çünkü müzenin girişindeki geniş alana renkli çizgili, dev bir halı sermişler. Kimi uzanmış kitap okuyor, kimi arkadaşıyla muhabbet ediyor, minicik bebekler emekliyor… herkes canı ne isterse onu yapıyor yani. Bir şehirde ister açık, ister kapalı mekanda olsun, böyle özgürlük alanları yaratıldığını görmek içimi ısıtıyor benim, imreniyorum, çok seviyorum, görünce seviniyorum. Ben de bu özgür alanda arkadaşlarıyla muhabbet edenlerin arasına katıldım; ama muhabbete öyle bir dalmışız ki bu halının fotoğrafını çekmeyi unutmuşum; özürlerimle birlikte bu bölümü fotoğrafsız sonlandırıyorum!

Notting Hill Ve Portobello Caddesi

”Metro durağından çıkıp azcık yürüyünce karşınıza önce rengarenk evler çıkıyor, ardından butikler, kafeler, vintage mağazaları… sonra burnunuza sokak tezgahında yapılan nutellalı krep kokusu geliyor… kulaklarınızda 18 yıl önce çekilen Julia Roberts’lı, Hugh Grant’li filmin müziği çalıyor; ”Sheeeeeeee……….” Şarkının melodisi beyninizde, adımlarınız rengarenk evlerin arasındaki sokaklarda ilerledikçe, yüzünüze Julia Roberts’ın kocaman tebessümüne meydan okuyacak denli iddialı bir gülümseme yayılıveriyor.” Benim öyle oldu en azından:)

 

4 günlük Londra gezimde Notting Hill’e 2 kez gittim; biri cumartesi, diğeri pazartesi günü. Bu yüzden karşılaştırmalı bir anlatım yapacağım; çünkü anladım ki Notting Hill’ın günü gününe uymuyor!

Cumartesi günü Portobello Caddesi’nde antika pazarı günü. Yolun iki yanına 2. el tezgahları açılıyor. Ev eşyaları, kıyafetler, şapkalar… Vintage meraklısıysanız, cumartesi günü gitmeniz mantıklı olabilir. Ama bu merakın sadece size has olmadığını da aklınızın bir ucunda bulundurun; çünkü Notting Hill cumartesi günleri çok kalabalık oluyor.

 

Biz gittiğimizde yağmur da yağdığı için insan kalabalığına bir de şemsiye trafiği eklenmişti; her zamanki dingin, huzurlu havasını hissedememiştim o yüzden. Ama pazartesi günü tekrar gittiğimde aradığım, özlediğim Notting Hill’i tekrar buldum. Notting Hill’de azcık vintage alışverişiyle onyıllar öncesine dönmek istiyor, nostalji arıyorsanız cumartesiyi, rengarenk evlerin arasında günün tadını çıkarmak istiyor ve huzur arıyorsanız haftaiçini tercih etmelisiniz.

Green Park: Sonbaharda Daha Da Güzel

”Bugüne kadar seyahatlerinde en güzel zaman geçirdiğin 5 anı Dünya haritasının üzerinde işaretlese deseler, raptiyelerimden birini kesinlikle Green Park için kullanırdım. ”

Bunda çok sevdiklerimle olmamın yanı sıra, doğanın içinde olmamın da katkısı büyük; ne de olsa Londra yüzde 47’si yeşil alandan oluşan bir şehir. Kraliyet ailesine ait 8 park var, bunlardan biri de Kraliçe Elizabeth’in yaşadığı Buckingham Sarayı’na komşu Green Park. Burası yaklaşık 47 dönümlük bir arazi; eskiden kraliyet üyelerinin avlanma alanı olarak kullandıkları yerlerden biri, diğer kraliyet parklarından farkı içinde göl bulunmaması. Göl yoktu, ama devasa ağaçlar, o ağaçlardan düşen sarı yapraklar, ya da daha önceden düşmüş, ayağımızın altında çıtırdayan yapraklar vardı.

İtiraf edeyim, sonbaharın Londra’ya bu kadar yakışacağını aklımdan bile geçirmediğim için bu manzara beni şaşırttı. Soğuk hava ve yağmur yüzünden parkta piknik planımız suya düşmüştü ama parkın bu hali o kadar güzeldi ki; üzülemedim bile. Zaten bir süre sonra planımızı biraz revize ettik; hayallerimizden tek farkı pikniği yere örtümüzü serip oturarak değil, sarı yaprakların yarattığı doğal örtünün üzerinde ayakta ve yer yer dans ederek yapmamızdı. Bu yüzden eğer bir gün yolunuz Londra’ya düşerse, parklara uzuuuuun ayırmanızı öneririm. İlla ki Green Park olmak zorunda değil; Hyde Park, St. James Park, Richmond Park… bulunduğunuz bölgeye hangisi yakınsa, ayaklarınız sizi hangisine götürüyorsa… hepsi olur!

Covent Garden ve Neal’s Yard

Bu kez zaman darlığından çok kısa süre uğrayabildiğim, ama önceki Londra gezilerimin her birinde mutlaka ziyaret ettiğim bir yer Covent Garden. 1900’lü yıllarda meyve-sebze haliymiş burası; şimdi lüks mağaza ve restoranların bulunduğu, mini meydanında her daim sokak sanatçılarının performans sergilediği bir yer. Birkaç adım ötesindeki Neal’s Yard ise Dünya üzerinde görüp görebileceğiniz en renkli avlu muhtemelen. Etraftaki kafelere oturup bir şeyler içebilirsiniz, ama benim tavsiyem Homeslice Neal’s Yard’dan 4 pounda dilim pizzanızı alıp avludaki banklara oturmanız.

Kitap, Kahve ve Tarih Kokan Kitabevi: Foyles

”Bir mekan düşünün, her yanı kitap kokusu sarmış. Üst katlara çıktıkça bu kokuya bir de kahve kokusu ekleniyor. Sonradan öğreniyorum ki, kitabevinin rafları aynı zamanda tarih de kokuyor; çünkü geçmişi 1900’lü yılların başına kadar uzanıyor. Hal böyle olunca Foyles Kitabevi gönlümün raflarına en önden yerleşiveriyor. ”

Foyles’in hikayesi 1903 yılında William ve Gilbert Foyle Kardeşler’in mülkiye memurluğu sınavlarında başarısız olması sonrası kitaplarını satma fikirleriyle başlıyor. Bu fikir gelişiyor ve yıllar içinde ufak bir kitabevi projesine dönüşüyor. Öyle ki kardeşlerden William 1930’larda Hitler Almanyası’nda kitaplar yakılmaya başlandığı zaman, Hitler’e bir mektup yazıp kitapları satın almayı teklif ediyor ancak reddediliyor. İşte Londra, size böyle derin bir geçmişi olan 5 katlı bir kitabevi gezme ve en üst katındaki kafesinde kahve ya da şarap içme imkanı veriyor.

Burada beni bir tek en alt kattaki harita bölümü biraz hayal kırıklığına uğratmıştı, orijinal ve yeni haritalar görme umuduyla indiğim kattan, vitrinlerde ya da dergilerde görmeye alışık olduğumuz haritalarla karşılaşmanın üzüntüsüyle çıktım. Ama diğer 4 katına da, kahvesine de lafım yok. Siz de gittiği yerlerde şehirlilerin günlük yaşamlarına karışmayı ve kitap raflarını karıştırmayı sevenlerdenseniz, burayı mutlaka öneririm. Biz Charing Cross’taki şubesine gitmiştik, Londra’da 3 Foyles daha var.

”Remember, Remember, 5th Of November!”

V For Vendetta filmini bilenler bu repliği hatırlayacaktır. İngiltere’deki rejime karşı çıkan Guy Fawkes’un parlamentoyu havaya uçurduğu, filmin final yaptığı tarihtir 5 Kasım. Planlı değildi ama gezim 2017’nin 5 Kasım’ına denk gelince parlamentoyu ve filmde onunla birlikte havaya uçan saat kulesi Big Ben’i selamlayayım istedim.

2021’e kadar Londra’ya gitme planları yapanları şimdiden uyarayım; Big Ben kapalı. Yaz aylarından itibaren tadilata girdi ve bu nedenle saat sustu, binanın önüne de iskeleler kuruldu. V For Vendetta ve daha pek çok filmde yer bulan 158 yaşındaki kule şu aralar pek fotojenik değil anlayacağınız.

Filmlerden tanıdığım, bildiğim yerleri kendi gözlerimle görmek, kendi adımlarımla arşınlamak seyahatin en sevdiğim yanlarından biri. Bir de 10 yıldan fazla süre yaptığım dış haber muhabirliği gereği, masa başından haberini yaptığımız şehirler ve insanlarıyla bizzat tanışmak, başlarından geçenin onları nasıl dönüştürdüğünü gözlemlemek. Bu benim Londra’ya 4. gelişim, bu kez son 6 ayda art arda yaşadığı saldırılar sonrası şehri bir nebze daha korunaklı gördüğümü söyleyebilirim. Parlamento binası ve Big Ben’in yanındaki Westminster Köprüsü de dahil şehrin tüm köprülerine beton bariyerler konmuş, ama bunlar sokakta size herhangi bir zorluk, aksaklık vs. yaratmıyor, aksine bence daha güvende hissettiriyor. Yetkililerin aldığı bu gibi önlemler ve halkın tüm yaşadıklarına rağmen yaşam biçimlerini değiştirmeme, sokakları terk etmeme inadı gittiğim şehri biraz daha sevmemi, saygı duymamı sağlıyor.

Bu civarlardayken fotoğraf kadrajıma giren yerlerden biri de, şehrin bir diğer ünlü simgesi London Eye oldu. Ben bu kez London Eye’ı uzaktan sevmenin en güzeli olduğunu düşündüm, ama Londra’ya ilk ziyaretinizse ve şehri bir de şeffaf kapsüllerin içinden, 135 metre yükseklikten görmek isterseniz, önce bir bilet almanız gerekiyor. Biletinizi internetten satın alırsanız hem daha uygun fiyata getirebilirsiniz, hem de ”fast track ticket” alırsanız London Eye önündeki her daim uzuuuun kuyruklardan da kurtulmuş olursunuz.

Thames Nehri ve Kıyısındakiler 

Gündüzleri çamura çalan rengini çok sevmesem de,  dile kolay 338 km’lik uzunluğuyla ”sevsen de, sevmesen de ben buradayım” diyen bir nehir Thames. Akşam olup şehrin ışıkları üzerine vurunca da, kendisini beğenmeyenleri pişman eden cinsten.

Thames Nehri’nde tekne turu seçenekleri var, fiyatı 10 Pound’dan başlıyor. Tekne gezisinin yanı sıra, nehirle karadan tanışma alternatifiniz de var. Ben metrodan London Bridge durağında inip başlamıştım yürümeye, Tower Bridge’e doğru yürüyüş yaklaşık 20 dakika alıyor, yol nehir kenarında, ağaçların altında olunca insan zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyor.

Tower Bridge, hem yaya hem de araç geçişine açık bir köprü; araçlar en fazla 20 km hızla gidebiliyor. Bu köprünün mimarisini de çok seviyorum, hatırlattıklarını da; Sherlock‘un finali geliyor her seferinde aklıma. Köprüden geçip gitmek istemeyenler, kuleleri de görmek isteyenler için Tower Bridge’e giriş serbest. 10 Pound’a biletinizi alıp kulenin nasıl çalıştığına dair bilgi alabilir, şehre 65 metre yükseklikten bakabilirsiniz.

Ben kulelere çıkmadım, köprüden geçerken bir kez daha baktım Londra’ya ve bu şehrin sevmediğim tek yanıyla yüzleştim tekrar: Çok, çok gökdelen var! Ben mi yaş aldıkça daha sakin, griden ve gökdelenden uzak yerleri sever oldum, yoksa Londra mı yaş aldıkça daha çok griye ve gökdelene boğuldu bilmiyorum; ama bu şehirle ilgili tek hayal kırıklığımı gökdelenlere iliştirip yoluma devam ediyorum.

Gezinin Bonusu: Bermondsey

”Şehirler de evler gibi; her birinin oturma odaları var. Nasıl ki eve gelen misafirler çoğu zaman hep aynı oturma odasına alınıp ağırlanıyorsa; şehre gelen turistler de şehrin ünlü meydanlarına, sokaklarına yönlendiriliyor, hatta vaktinin çoğunu oralarda geçiriyor! Oturma odalarını severim, ama esas arka odaların meraklısıyım; hani şu anneannelerimizin koltuklardaki örtüleri kaldırmadığı, kapısını kilitlediği, herkesin bilmediği, giremediği odalar… İşte Bermondsey; Londra’nın arka odalarından biri. ”

Tower Bridge’i yürüyerek geçip yaklaşık 15 dakika yürüdükten sonra tanıştım Bermondsey ile. Londra denince aklıma gelen yerlerden biri değildi, seyahatlerim öncesi gideceğim şehirle ilgili araştırmalarımı yazdığım ajandama not düştüğüm bölgelerden biri de değildi; ama gezi sonrası hafızama kazınan yerlerden biri oldu.

Çok büyük olmayan bir parkı, yolun iki yanında sıralanan kafeleri, kitapçıları, butikleri var buranın. Sanırım en çok kendi halinde, sakin bir mahalle oluşunu sevdim; bir de sokaklarındaki ve mağazalarındaki şıklığı. Soluklanmak için ilk girdiğim yer olan Watch House küçük bir kafeydi. Güzelliği detaylarında saklı bir mekan burası. Örneğin duvarlarında asılı çizimlerin altındaki ”Sanatı destekliyoruz, bu yüzden bağımsız sanatçıların çizdiği tüm bu resimleri satın alabilirsiniz, verdiğiniz ücretin hepsi sanatçılara gidecek, komisyon almayacağız” yazısı!

Bir de küçük şöminesi ve hemen önündeki odunlar. Sipariş vermek için gittiğim vitrinde tezgahın altında, içeceklerin yanında duruyorlardı, önce dekorasyon malzemesi zannettim ama kafenin Koreli olduğunu sandığım çalışanı, odunları hemen arkasındaki şömineye atmak için kullandıklarını söyledi. O kadar güzel görünüyordu ki şömine; kafeyle birlikte içimi de ısıttı o an.

Bermondsey sokaklarında gezerken kalbinizi fethedecek daha çok mekan var. Örneğin tasarım mağazalarını sevenler için Lovely And British, yeşil dekorasyonuna dışarıdan bakınca film setindeymiş gibi hissettiren restoranı Garrison Public House ve Hej Coffee bunlardan birkaçı. Hem haftaiçi hem de sonbahar olması sebebiyle boş olan sokaklara, yaz aylarında sandalyeler atılınca Bermondsey bir kat daha çekici oluyordur eminim.

Nasıl ki yaşarken bitmesini istemediysem, yazarken de bitmesini istemedim Londra’nın. Ama madem ki 4 gündeki her detayı tek bir yazıya sığdırmak giderek zorlaşıyor, yeme-içme ve alışveriş mekanları için ayrı bir yazı yazmaya koyuluyorum. Hem Londra’nın restoran ve pub’larını, hem de alışveriş yapabileceğiniz yerleri okumak için sizi bu yazıya davet ediyorum; Londra’ya da şimdilik bir veda busesi konduruyorum.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s